|
Furuğ Hakkında Yazılanlar:
Sunu
Güzel bir zamandı.
1863 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından
birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir
bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini
ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş
bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.
Celal'le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma
sınavına hazırlanıyorduk. îçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları
açtıktan kısa bir süre sonra, İran'da ve Türkiye'de, yani hukukun karanlık
sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan
“hüsnünüyet sahibi üçüncü şahıslar’ın tümüne veryansın ederek kapatıyor,
Furuğ Ferruhzad'dan söz etmeye başlıyorduk. İran'ın o sırada henüz yirmi
yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.
Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı
yükselttiği karanlık bir çığlık olan 'Yeryüzü Ayetleri'ni birlikte çevirdik
ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım
Juan Goytisolo'nun “Çürüyen Bir Ülke : İspanya' yazısı gibi büyük ilgiyle
karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.
Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü'nün, Selahattin
Hilav'ın, Doğan Hızlan'ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı'nın da yakın
arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş Îran edebiyatının yetenekli yazarlarından
biri olduğu kadar, klasik doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar
birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet'i onun bilgisiyle
daha derinden tanıdım. Hafız'ı. Hayyam'ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden
çok daha başka yönleriyle.
Onun. çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, azeri renkler taşıyan
zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman,
İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagor
ve îkbal gibi doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken. nasıl olmuştu
da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı? Nima
ile başlayan ve Furuğ'a kadar uzanan modern Îran şiiri nasıl karanlıkta
bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi'nin “Hacer'in
Kısa Bacaklı Tavuğu” öyküsünü çevirirken sorardım Celal'e : "Nasıl
bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?» Bana heyecanla,
son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını
anlatırdı.
Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ'la noktalanırdı.
Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim. Ama doğulu erkeklerin çoğunluğu
gibi "ölümüne dostluk” ancak “sırdaş" değil.
Olağanüstü güzel bir boğaz ikindisiydi. Komşumuzun oğlu ve küçük arkadaşımız
Erdinç, köpeğini de bindirdiği ufak kayığından bize sesleniyordu: "Abi,
bir Göksu yapalım mı?” Kayık, çırpıntılı sularda ceviz kabuğu gibi sallanıyordu.
Kara Ticareti Hukuku kitaplarını kapadık. «Dördümüzü almaz o tekne, batar'
dedim. Bir avuç vişne yemiş gibi güldü. Atladı, rıhtıma çıktı. Köpek de
ardından. “iyi” dedi, "siz dolaşın. Ben tepeye çıkacağım."
Az sonra köşeyi dönerek, taş köprünün altından geçtik ve Göksu'nun gölgeli,
durgun sularına girdik.
Sular, çürümüş ahşaplarıyla kıyıdaki eski yalılar, ağaçların dalları durgundu
ama ikimizin de yüreği gençlik ateşiyle fıkır fıkır. İsyan, şiir, mizah
ve kadınlar konuşmalarımızın değişmez gündemi. Şah'ın komik generalleri,
Sarı Kulhan'ın açık saçık öyküleri, Isfahan'ın güllerle dolu bahçelerinde
bir yandan afyon içilen, bir yandan muhabbet edilen kerhaneleri... ve
elbette şiir. Celal, Fars dilini olanca müzikalitesi ile kullanarak Hafız'dan,
Hayyam'dan şiirler okumaya bayılırdı, bugün olduğu gibi. Çocukluğumda
ve yeniyetmelik yıllarımda, babamdan ve amcamdan dinlediğim ve daha sonra
çevirilerini defalarca okuduğum Hafız Divanı'nı çoktan kapatmıştım. Bu
yüzden, aramızda sık sık düzenlediğimiz ve beni hem şaşırtan hem de sevindiren
o küçük töreni başlatmasını istedim arkadaşımdan.
ikimiz de gözlerimizi kapadık. Elimizde birer küçük Hafız Divanı varmış
gibi rastgele bir sayfa açmak üzere, yühsek sesle geleneksel dörtlüğü
söyledik :
«Ey Hafız-i Şirazi
Ber men nigah endazi
Men talib-i yek falem
Tu kaşif-i her razi...»
Ellerimizde divanın açılmış sayfaları varmış gibi bir süre baktık birbirimize.
Güldük. «Önce sen.;.» dedim Celal'e. Her davranışımdan bir muziplik beklediği
için itiraz etti. “Hayır. Önce sen...”
Ezbere bildiğim topu topu üç beş Hafız beytinden birini söyledim :
«Ela ya eyyühessaki, edir ke'sen ve navilha
Ki ışk asan nemüd evvel velî uftad müşkilha»
Yanlış hatırlamıyorsam Gölpınarlı şöyle çevirmişti bu beyti :
«Gel ey saki! Herkese şarap sun, bize de sun
Önce kolay göründü aşk, nice zor olduğu sonradan anlaşıldı»
İranlılar için yüzlerce yıldır gelenek olan “Hafız Falı”, aramızda, birbirimize
takılmak, dalga geçmek, tongaya bastırmak için başvurduğumuz eğlenceli
oyunlardan biriydi. Beyitlerden, birbirimizin karakteri ya da o günlerde
başımızdan geçenlerle ilgili komik çağrışımlar, iğneleyici sözler üretir,
eğlenirdik. Bu konuda üstünlük ondaydı. Bugün de dostlar arasında zaman
zaman yaptığı gibi nerdeyse tümünü ezbere bildiği Divan'dan uygun gazeller
bulur, şakayla şiirin birbirine karıştığı bir şölen yaratırdı.
Ama bu kez hiç de öyle olmadı. Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti
Göksu'nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin
önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı
farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra «Dinle»
dedi.
«...Nigah kün ki mum-ı şeb berahı ma
çegüne katre katre ab-mişeved
surahiye siyahı dideganı men
be lay lay germ tu
Lebaleb ez şerab mişeved
Be ruyi kahvare haye şiir men
Nigah kün
tu midemi ve aftab mişeved...»
Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:
«...Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor...»
“Kimden bu?"
"Kimden, olacak' dedi, «Furuğ'dan elbette. Bugüne kadar
okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..»
Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç
kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna
varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi
olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın
ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor,
her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. Çok genç yaşta
evlenip ayrılmıştı. Özel yaşamında pervasız ve gözüpekti. Kendisinden
daha yaşlı ve ünlü şairler bile hem çekiniyor, hem hayranlık duyuyorlardı
Furuğ'a. Sonraki yıllarda yalnızca şiirleriyle değil, yaptığı son derece
etkileyici bir belgesel filmle, “Kara Ev»le hem benim hem de dünya sinema
çevrelerinin ilgisini daha da çekecek olan Furuğ, o sırada biraz gizemli
bir yüzdü benim için.
“Aşık mı Furuğ?”
Celal cevap vermedi.
Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ'dan şürler okumayı sürdürdü.
Farsça'nın garip bir özelliği var. Nima'nın. Furuğ'un ya da onun yakın
arkadaşı Sohrab'ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde,
dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz.
Ama öyle sanıyorum ki İran'lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım
garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım'ın
kimi rubaileri gibi hem eski'yi hem yeni'yi, hem Doğu'yu hem Batı'yı aynı
anda içinde taşır. Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi.
Furuğ'un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim.
Okul bittikten sonra İran'a gitti Celal Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber
alamadım. 1970'li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı
çantasıyla Sinematek'teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü'nde
çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık.
Konusacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız
işler ve elbette şiir.
Birden sordum : “Furuğ'dan ne haber?”
Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi
derin bir acıyla karardı.
“Bilmiyor musun?"
«Yoo...»
"Öldü Furuğ. 1968'de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında.
Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez
gördüğümde uyuyor gibiydi...»
Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul'da kaldığı
birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana. Celal Hosrovşahi'yi bir on
beş yıl daha görmedim.
Furuğ'un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum. Bu nedenle,
iki yıl önce, bombalanan Tahran'dan. biraz daha zayıflamış. biraz daha
tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım.
Ta ki bir akşamüstü, Boğaz'da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak
gibi ardarda şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin
de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce
gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ'u anlattı.
İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık.
Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu'nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu.
İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle
yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen
büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe
dönerek kaydı ve durdu.
Celal'in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca
: «Furuğ'u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki...» dedi.
Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü
kuş havalandı.
«...karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar ulu ağaçlardan sığırcıkların
çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an...»ı şimdi çok iyi
hatırlıyorum.
Güzel bir zamandı.
ONAT KUTLAR
*
Onat Kutların Furuğ Ferruhzad'ın şiirlerinden seçmeleri ve Celal Hosrovşahi
ile birlikte çevirerek yayınladıkları “Sonsuz Günbatımı” isimli
kitaptan
Furuğ Ferruhzade
(1934 – 1967)
Onun şiirleriyle ilk karşılaşmam
hangi yıldı, anımsamıyorum. Büyük bir olasılıkla 70’li yılların sonlarına
doğruydu. İlk okuduğum şiirini hiç unutmadım
oysa.
Yanılmıyorsam şöyleydi ;
MUTSUZUM
Mutsuzum
Mutsuzum
Verandaya çıkıyorum ve hissediyorum parmaklarımla
Gergin cildini gecenin
Kimse takdim etmeyecek beni
Güneşe
Kimse götürmeyecek beni kırlangıçların şölenine
Uçmayı hayal eden kuş
Ölmek üzere
1933 yılında Tahran’da başlayan yaşamı 1967’de bir trafik kazasında son
bulmuş. Sadece 33 yıl. Nedir ki? Ama neler sığmamış bu yıllara. Film yapımcılığı,
eleştirmenlik, annelik...ve onun, Orta Doğunun en seçkin çağdaş şairlerinden
biri olmasına yetecek, Asır, Duvar ve İsyan adlarını taşıyan üç şiir kitabı.
Bir de ölümünden sonra, 1975’de yayımlanan son dönem şiirlerini içeren
bir kitap daha. Ne kadar gençmiş diye düşünmüştüm. Hep öyle kalmış. Ne
yazık! İran gibi tutucu bir ülkede aykırı bir kadın. 16 yaşında babasının
zoruyla evlendirildiği adamdan 19’unda, çocuğunu bile terk etme bahasına
ayrılışı. Boşanmış bir kadın olarak toplum tarafından dışlanışı...Bütün
bunlar onu yolundan döndürememiş ve o kanadı kırık bir göçmen kuş gibi
de olsa kendini ve özgürlüğü arama çabalarından hiç vazgeçmemiş. Şiirlerinin
pek çoğunda oğluna duyduğu hasret ve onu görememenin yakıcı acısı kendini
gösterse de şiir adına bu acıya dayanmaya çalışmış hep; Biliyorum Bir
çocuk ağlıyor şimdi Annesinden ayrılmanın dayanılmaz acısıyla Ama yaralı
bir yürek ve kederle Yolunda yürüyorum arzularımın Arkadaşım ve sevgilim
şiirdir benim Bulmaya gidiyorum onu her neredeyse.
Bir konuşmasında Şöyle demiş;”Ben kendi yolumu kendim açmak zorundaydım,
yani kendi hayatımı kurmak ve yaşamak zorundaydım.” Geleneksel değer yargılarına
ve eskimiş toplumsal normlara baş kaldırışı, onu hayatı boyunca sürecek
bir savaşımın da içine sürüklemiş. Bazı şiirlerindeki erotik söylem toplumca
hiç de hoş görülmemiş doğal ki;
GÜZELLİĞİN ŞARKISI
Arzu tapınağının sessizliğinde
Uzanıyorum yanına şehvet dolu gövdenin
Öpüşlerim mührünü vuruyorlar omuzlarına
Yakıcı ısırıkları gibi bir yılanın.
Ülkesindeki tanınmış modernist şairlerle ve entelektüel çevreyle olan
dostluk ilişkileri
Ona ve şiirine yeni açılımlar getirmiş ve yeni bir poetika oluşturması
için yüreklendirmiş. Bu dönemde şöyle açıklamış poetikasını; “benim
için en önemli şey şiirdir. Ve şiir, kendime ve kişiliğime karşı duyduğum
en büyük sorumluluktur. Hayatıma vermek zorunda olduğum yanıtların en
önemlisidir ayni zamanda. Bu aşamada Füruğ, her ne kadar topluma karşı
çıkıyor olsa da, kendi bireysel sesini yükseltmek yerine, toplumu anlama
ve algılama çabalarını yoğunlaştırmış, İnsanlığın ortak ve büyük ruhundaki
bilinç olmaya çalışmıştır. Bu dönemden sonraki şiirlerinde, söylem biçimindeki
ve imge düzenindeki yalınlık ve akıcılık, yeni derinlikler ve felsefi
boyutlar kazanmaya başlamıştır. Kafiyelerin yerini fiillerin seslerindeki
doğal müziğin ritmi almış, geleneksel İran şiirindeki ölçüler dışlanmış,
önceki dizelerden eksilen bir ya da iki hecenin, sonraki satırlara ulanmasıyla
taze bir akış ve biçim elde edilmiştir. Füruğ’un konuları genellikle;
hayat, ölüm, mutluluk, keder, doğanın güzelliği, toplumsal baskı ve çirkinlikler
umut, umutsuzluk... gibi evrensel temaların yanı sıra kadın ve sevişmenin
mistik güzelliğini de kapsar. Tam da mutlu olmaya başlamışken, şiirindeki
bu değişimin coşkusunu yaşarken, 1967’de bir araba kazasında sona
erivermiş maddi yaşamı. Oysa mutluluk da kim bilir ne çok yakışacaktı
şiirlerine. Düşünüyorum da, o yaşamamış ya da bu şiirleri yazmamış olsaydı,
herhalde dünyada bir şeyler daha kötü, daha katlanılmaz olurdu gibi geliyor
bana. İşte ondan kalanlar; Şiirler ve kısa ama onurlu ve dolu dolu bir
yaşam. Sevgili Füruğ, iyi ki vardın.
AYTEN MUTLU
* http://www.ayrinti.net/deneme_ekim_2002/ayten_mutlu.htm
MEKTUPLAR
Pazar
18 mart 1958-Tahran
Furuğ,un Kardeşi Feri,ye yazdığı mektup:*
....Mektubun bir kaç gün önce geçti elime,şiirlerinle
birlikte,beni çok mutlu ettin.sürekli yanıt yazmamı
istiyorsun ama fırsatım olmuyor,durumunuz çok iyi
sanırım,hiç biriniz annemize mektup yazmıyorsunuz.
Hele sen,sanırım çok memnunsun şartlardan ve kendini
iyi "besliyorsun" ki durmadan şiir
yazıyorsun,duyduğuma göre baba olacaksın
yakında._Geçelim_.
Fericiğim,şiirlerini okudum ,beni hiç şaşırtmadın,seni
ta baştan yetenekli bulmuştum ,şiirlerinin konusu
,"inceliği", harika ,ve çok iyiler ;ama almanca da
nasıl bir etki bırakır ,ve şiirlerinin yapısını(dil ve
ritim açısından) hangi yönde etkiler bilemem.Gerçi bu
konuların önemi ikinci derecede,asl olan şairin
konsepti ve dünya görüşüdür.
Son şiirin böyle başlıyordu [...iç huzurum için...]
,çok hoşlandım.
Çünkü,görüntülerin ve imgelerin ardında çok derin bir
duygu ve harika bir insan görüntüsü var.mistik ve
birazda teslimiyetçi bir durum.
İnsanın ,düşünce ve duygu bazında belli bir tecrübe ve
"biçime" ulaşamadığısürece bu sorunları kavraması çok
zor .
Şiir yazmayı sürdürmelisin,ve inanıyorum çok iyi
olacaksın.sirus,la diyalğa geç,iyi ki hatırladım
,geçen sene Tahrandaydı sirus;iyi bir dost.Sonbaharda
kayboldu,sonra Almanyada olduğunu söylediler
arkadaşlar...
Şiirlerinibana gönder,ve ya bastıra bilirsen bastır
şiirlerini,hepisinden önemlisi,daha derin düşün ve yaz
!gerçekten derin düşünebiliyormusun?sanki sendeki
değişim şiirlerine de yansıyor,yanılıyormuyum
?başarılı olman tek dileğim...
Burada çok yalnız kaldım...Yalnızlıktan köpekler gibi
çalışıyorum ve yokluğunuzu unutuyorum,ve bir daha
dönmeyeceğinizi de...Cüzamlılar,la ilgili bir film
yaptım ,başarılı bulundu...
Hayat bu işte...
Ya gelip geçici ve sıradan şeylerler mutlu
olacaksın,çocuk sahibi olmak gibi...ve yauzun soluklu
şeylerle ve "makul" kabul edilmiyecek
şeylerle:ŞİİR,Sinema,kısaca sanat gibi...!Her halde
yalnızsın ve bu yalnızlık insanı bitiriyor ve kırılgan
yapıyor.
"Kırgınlığım" yüzüme yansıyor...ve saçlarım
beyazlaşıyor,geleceği düşünmek boğuyor
beni...geçelim...geçelim...geçelim ;durum bundan
ibaret,yaz bana,birlikte olduğumuz günleri düşününce
yüreğime ışık doluyor.
seni öpüyorum.
FURUĞ
*mektuplar'daki kimi yerler "feri"
tarafından
çıkartılmıştır.
Furuğ,un kardeşi Feri'ye yazdığı maktup
[no:2];Tarihsiz-Tahran
Birtanem...uzun süredir sana yazmak istiyorum,ne
yazacağımı bilemiyorum !mektupların sitem dolu.ne
yapabilirim,seninle anlaşmak zor iş.Sen ,bana
geldiğinde 20 yıl önceki çocuksun sanki,ve benim
hakkımdaki düşüncelerin hep o dönemi andırıyor !Seni
seviyorum,hemde çok,eğer bazen senden inciniyorsam,bil
ki tüm kardeşlerimin içinde senden beklentim farklı...
Sirus Almanya,ya gittiğinde ,şiirlerimin çevirisinden
söz etti,biliyorum ki bu şiirler iyi olmuyacak,çünkü
sirus farsçayı iyi bilmiyor ve yıllarca buralardan
uzak kaldı. Bu işi sen niye yapmıyorsun?Gerçekten
farsçayı iyi biliyorsun ve biliyorum ki çoğu sözcüğün
anlamını bilmiyorsun,ama herşeye rağmen duygu ve
hislerin var,ve benim duygularıma yakın duruyorsun...
1000 sayfaya yakın bir film senaryosu yazdım,seneye
çeceğim filmi.
Korkuyorum,erken ölümden korkuyorum ve işlerimin yarım
yarım kalmasından.Başka çarem yok şimdilik,ne
yapabilirim?Dünyayı parçalıyarak içinden mutluluğu
çıkarmak kolay mı?İşte böyle...
Bu sene yeni bir şiir yazamadım,eğer sen bir şeyler
yazarsan gönder bana...
FURUĞ
Furuğ,un kardeşi Feri,ye yazdığı
3.mektup,azer/23/1338-Tahran
Ne yazık ki beni asla dinlemiyorsun,ve
aynı yerde
kalarak işini sürdürmüyorsun...buraya gel bir şeyler
yapacağız...yaptığın çevirileri gönder ,düzeltmelerini
yapacağım,aradaşlar bir yayın evi kurdular ,ve
şimdilik ayda 5 kitap basılacak.Çevirilerini
gönderirsen eğer "Javaneh" yayın evinde
bastıracağım.Sorun burda: Sen de tüm öbür
ferruhzad,lar [furuğ,u soy adı-c.m] gibi yaptığın 100
bıçak,ta tutunacak yer yok !hep söz veriyorsun ama
pratiğin yok !Berlinde yaşayan Sirus,tan bir haber
alamıyorum,adresini bulursan yaz bana.
Almanya,da yayımlanan dergilerden iyi yazıları çevir
gönder ,burdaki dergilerde kullanırım.
Şamlu ve Royai ile birlikte haftalık "SANAT" dergisini
çıkarıyoruzve yeni yazılara ihtiyacımız var...
Sevgili Feri,mektup yazamıyorum sana ,lütfen kırılma
bana,-sen yaz,ben okurum !-,ve biliyorsun ki
yazdıklarını çok seviyorum.
Son şiirlerin harika olmuş, hala inanamıyorum o
"eşekliğine" rağmen nasıl bu kadar güzel
yazıyorsun...çıkmam gerekiyor...Ayna,yi[ feri,nin eşi
]öp benim için ,Tahranda görüşmek dileğiyle.
FURUĞ
Furuğ,un kardeşi Feri,ye yazdığı
4.mektup;23/mehr/1358-Tahran
Sevgili feri : Gazetelerden haberlerini
alıyorum,işler
yolunda sanırım,aptal olma ve başka iş yapmayı
kafandan sil,sen bilmiyorsun....bilmiyorsun...gene
bilmiyorsun....
Ben burda ne oldum ki,sen ne olacaksın? iki yıl
old,Almanca şiirler yazıyorsun, ve kendi kişiliğini
bulmuşsun 10 yıldır şiir yazıyorum, ama 50 Toman,a
(şah döneminde 8 dolara denk geliyordu) ihtiyacım
olduğunda çaresizlikten oturup ağlamak istiyorum.Bir
kitap yayınlamak istediğimde yayın evi sahibi bin bir
zorlukla,1000 toman telif hakkı veriyor,ve o kitap bin
bir zorluka basılıyor.Tut ki kitabın basıldı,2000
tirajla yıllarca kitapçıların vitrininde bekliyor,50
adet satılırsa ne iyi !Sonra bilgisiz,birikimsiz dört
beyinsiz,saçma sapan dergilerinde -ki tüm sayfaları
faili mechul cinayetler ve yemek tarifleri ile
doldurulmuş-"güya" sanatsal eleştiri yazısı yazacaklar
!!seninle dalga geçecekler.Sen bütün bunları
bilmiyorsun,almanca şiir yazıyorsun ve daha medeni bir
topluluk var çevrende,çalışıyorsun ve
başarılısın,buraya neden dönüyorsun?Bir sürü kendini
bilmezin arasınada şöhret olsan ne çıkar?Bunun senin
için getirisi ne? Değeri ne?...
Furuğ
Furuğun kardeşi Feri,ye yazdığı son mektup
-
tarihsiz- tahran
Bilmiyorsun ne denli kederliyim,ne denli
canım
sıkılıyor...
Siz gelinceye dek boğulacağım sanki-Ne yararı var? tüm
bu işlerin yararı ne?
şimdiye kadar senin başarın ve orda olman ,ve
hayatının iyi gidişatı ile kendimi avutuyordum,şimdi
dönmek niyetindesin ve tüm nasihatlarım boşa
gitti...yazık !Burada sen öyle insanların arasında
yaşıyacaksın ki ,benim tüm hayatımı mahv
ettiler.Bunların hepisi bir hiç, hiç...hiç.
Bu senin resmini dergilerinde basanlar,yarın sadece
seni çekiştirecekler,sadece ardından
konuşacaklar,kötüleyecekler seni...
bilmiyorum nedenli dayanabileceksin bu duruma?
Ben bunların arasında yaşadım,bunların arasında"
öldüm" ve nihayet kendimi buldum....ama sen?... Bende
senin gibi sokağımızın tozuna ,toprağına "emiriyye"
caddesinin dilencilerine ,güvercinlerine ,köpeklerine
ve ayçiçeklerine aşığım,ama tüm bunları kime anlatmak
niyetindesin?
Sen naif ve saf duygularınla yaşıyorsun , ve burada
seni tiye alarak hayatlarını sürdürenler olacak.
Ben böyle şeylere alışkınım ve bu "sihirbaz"ları iyi
taniyorum.Sen,de gel ve yakından tanı onları ,seni ve
aynayi bekliyorum.ailemizde ilk ölen insan ben
olacağım,sonra sıra sende,bunu biliyorum...*
Furuğ
--------------------------------------------*]
: çok
gariptir Furuğun bu kehaneti doğru çıkar,ilk önce
kendisi 1967 feci bir trafik kazasında ailenin ilk
ölen ferdi olur,sonra "feri" yurt dışında ölür.[c.m]
Türkçesi:Cavit Mukaddes
kaynak: Yayımlanmamış "FURUĞ Profil Kitabı:Gazel-
Cavit Mukaddes"
|